Av. Tolga İşmen, LL.M. (KCL)
tolga@telepati.com.tr



Kanun-e


Irak Savaşı ve uluslararası hukuk

1995 yılında tamamen amatörce, uluslararası bir kuruluşun temsilcisi olarak katıldığım bir Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde, hem New York’ta Birleşmiş Milletler merkezinde hem de Kopenhag’da zirve boyunca Birleşmiş Milletler mekanizmalarını gözlemleme imkanı buldum. Bu bağlamda uluslararası hukukun nihai tahlilde bir güç savaşı olduğuna dair olan inancım pekişti. Uluslararası hukuku uygulayacak ve gerekli yaptırımları zorla yerine getirecek makamların olmadığı ve dolayısıyla ABD gibi bir güce karşın uluslararası hukukun uygulanmasının imkan dahilinde olmayacağı sonucuna varmak da benim için çok güç olmadı.
Bu noktada kesinlikle uluslararası hukuk veya Birleşmiş Milletler konusunda bir uzman olmadığımı belirtmek isterim. Buna rağmen yanı başımızda çok ciddi bir savaş hüküm sürerken, bu konuyla ilgili olmayan bir konuda yazı yazmaya çalışmak ve sizlerin de savaş ile ilgisi olmayan bir yazıyı okumanızı beklemek son derece güç. Irak Savaşı’nın uluslararası hukuku ilgilendiren boyutuna pek sık değinilmemekte. Bu nedenle uzmanlık alanım olmamasına rağmen bu konuda bir iki satır yazmanın yararlı olacağını düşündüm.
Uluslararası hukukun ana metinlerinden sayılan Birleşmiş Milletler Antlaşması’na göre silahlı kuvvetlerin kullanılması sadece iki durumda meşru kabul edilmektedir. 42’nci Madde uyarınca Güvenlik Konseyi “milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası veya yeniden tesisi için hava, deniz ve kara kuvvetleri vasıtasıyla gerekli bulduğu her türlü teşebbüse geçebilir.” Bunun dışında 51’inci Madde uyarınca da silahlı bir saldırıya karşı her ülkenin meşru müdafaa hakkı bulunduğu da teslim edilmiştir. Sorun ABD ve İngiltere’nin başını çektiği koalisyonun Irak’ta yürüttükleri operasyonun bu iki madde kapsamına girip girmediğidir.
1990 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinden sonra yine ABD’nin başında olduğu koalisyonun Irak’a müdahale edebilmesini meşru kılan madde yukarıda sayılan 42’nci Madde ve bu madde uyarınca çıkarılmış bulunan 678 sayılı Güvenlik Konseyi kararıydı. Kuveyt’in kurtulmasından sonra 687 sayılı Güvenlik Konseyi kararı ile Irak’ın kitle imha silahlarını yok etmesi ve bu yönde olmak üzere bir silahsızlanma gözetimini kabul etmesi yolunda da bir karar alındı. Son günlerde adını sıkça duyduğumuz ve geçen Kasım ayında alınmış olan 1441 sayılı Güvenlik Konseyi kararı ise Irak’ın yükümlülüklerini yerine getirmediğini ortaya koymaktaydı. Bu bağlamda ABD yönetimine göre, 1441 sayılı karar Irak’a müdahaleye izin veren 678 sayılı kararı yeniden canlandırmakta ve Irak’a silahlı müdahaleyi mümkün kılmaktadır.
İkinci bir meşruiyet kaynağı ise 51’inci Madde olarak görülmektedir. ABD yönetimine göre; meşru müdafaanın sadece bir saldırı olduktan sonra söz konusu olması, günümüzdeki küresel terör tehdidi karşısında makul olmamakta ve ülkelerin “terörist” ülkelere karşı meşru müdafaa hakkı bulunmalı.
Her iki görüş lehine ve aleyhine fikirler ileri sürülebilir. Irak’ın ABD’ye karşı silahlı bir saldırıda bulunma ihtimalinin görünmediği, 1441 sayılı kararın metninden silahlı müdahale imkanı çıkarılmaması gerekliliği veya bütün bunlarla Saddam Hüseyin’in iktidarı bırakması arasındaki bağlantı irdelenebilir. Bence uluslararası hukuk bir güç oyunu olduğu için bu tartışmaların sonucu önem taşımamaktadır. Savaş ile hukuk, çay ile ayran gibi birbiri ile pek iyi gitmeyen kavramlar. Umalım ki gelecek aya kadar savaş, mümkün olan an az acı ile gündemden düşmüş olsun.

25 Mart 2003


Köşe Yazarları