Demet ZÜBEYİROĞLU

Büdütör


Sürçülisan ediyorsak affola...

HER seferinde aynı şeyi yapıyorum. Yine de akıllanamadım. Okumakta olduğunuz şu yazıyı yazma işlemini her ay son dakika, son saniyeye sığdırıyorum. Yumurta-kapı ilişkisi, "Türk’ün aklı ya kaçarken" gibi deyişler geliyor her seferinde aklıma. Bunu sizlere saygısızlık olarak algılamayın sakın. Bu duruma düşmemin nedeni, yakın tanıyanlar bilir, bir ya da iki kişinin değil, on kişinin birden işini yapıyor olmam. Bu, dergimizde çalışanlar arasında sadece bana özgü değil pek tabii. Şimdi, "Plansızlık, programsızlıktan hep bunlar" diyen sesleri duyar gibiyim. "Eleman alsanıza kardeşim" diye serzenişler geliyor kulağıma kadar. Maalesef birkaç basit kelimenin bir araya gelmesinden oluşan bu iki cümle de, çözümü, söylenebildikleri kadar kolayca getirmiyor.
"Plansızlık, programsızlık" kısmı; zaten işin doğasından geliyor. "Hangi işin?" derseniz. Hem yayıncılık işinin hem de Türkiye’de telekom sektöründe olma işinin diye yanıt verebilirim. Hatta ikisi yan yana gelince çok daha "el mecbur" bir çevrimin içine giriyorsunuz ki bunu Türkiye’de yaşayan bir başka kuruluş bulunmadığına göre yaşadıklarımızı Türkiye’nin telekom dergisi olarak anlatmak daha da zorlaşıyor. Plansız, programsızsınız çünkü yayıncılıkta sadece size bağlı olmayan bir sürü parametre var: İçeriğin akışı, grafik, film çıkışı, matbaa, baskı, kalıp, montaj, "Mac mi?", "Windows mu?", "Corel Draw mu?", "Photoshop mu?", "X kuruluşun yazısı hala gelmedi mi?", "Reklamlar ne durumda?", "Kaç ...bin Dolar’dayız?", "Sözleşmesi bitti?", "Aydın Bey böyle anlaşmamıştık", "Savaş dolayısıyla ara veriyoruz", "Yüksek çözünürlüklü olmalı", "Ama değil", "Dergim gelmedi", imdaaat...
Gelelim asıl sektörümüze, yani "telekom"a. O taraf daha da karışık. Senelerdir süren ve sürekli bir süreksizlik ve gelişme arzeden, kamu yönetimi dolayısıyla bir yerlere sığdıralamayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirilmesi ile başlayıp, bugün yarın diye senelerdir yaza yaza bitiremediğimiz sektörümüzün serbestleştirilmesine kadar gelen bir dizi karmaşa zinciri söz konusu. Sırf bu nedenle alelacele kurulan şirketler mi desek, kurulduğu gibi kapananlar mı, ya da bekleye bekleye dayanamayıp batıp gidenler mi? 2003 ise yeniden artık daha gerçekçi umutların doğduğu bir yıl. Kara gerçekten göründü Türkiye’de. Hem altyapı hem de uç çözümleri anlamında hazırlana hazırlana, kendilerini Türkiye’deki serbest telekom sektörü için hiç bu kadar hazır hissetmemiş olan firmalar; 2004’ün ilk dakikasının yolunu gözlerken, yeniden gelecekleriyle ilgili şüphe etmeye başladılar. Çünkü 2004’ün ilk dakikasında işe başlayabilmelerini sağlayacak düzenlemelerin yetişebilmesi pek olası görünmüyor. Yanlış anlamayın Telekom Kurumu Türkiye’nin en verimli ve iyi çalışan kamusal yapılarından biri. Ancak bu yılki iş planında yer alan, özellikle serbestleşmenin ana kalemlerinden olan Internet protokolü üzerinden ses iletişimi gibi bazı konuların lisanslama çalışmalarının kesinlikle plandakinden öne çekilmesi gerekli. 2004’ün birinci dakikasında işe başlayabilmek için lisansların bu tarihten en az birkaç ay önce dağıtılmış olması gerekli. O halde ondan birkaç ay önce de başvurular alınmaya başlanmalı. Bu durumda mevzuatlarının en geç bir iki ay içinde hazır olması gerekli. Ama Telekomünikasyon Kurumuz da bir takım konularda Hükümetimizle birlikte çalışmak zorunda. E klasik, araya savaş da girdi ya. Ne kadar süreceği ve bitse de gündemden düşmeyeceği kesin. Sonuç itibariyle yine bir belirsizlik ve hazırlanma ortamıdır gidiyor. Bizler de bu kaosun yazılı yaprağı olarak birlikte savrulup ilerliyoruz. İyi ki; değil fırtınalara, tayfun, hortum ve diğer doğal afetlere bile bağışıklık kazanmış bir dergi olarak, sektörümüzün tüm bu olumsuzluklara rağmen bitmez tükenmez desteğiyle, bu dönemde bile uluslararası organizasyonlara imzamızı atmaya devam ediyoruz.
Yukarıda saydığım ve sayamadığım tüm bu "elimizde olmayan nedenlerden ötürü", köşemi sizlere yumurta kapıdayken ama hiçbir zaman çatlatmadan ulaştırmaya çalışıyorum.
Sürçülisan ediyorsak affola...

Saygılarımla.