|
“Sektörün gerilim düzeyi yüksek”
Sabancı Üniversitesinde düzenlenen “Telekomünikasyon Sektöründe Rekabet Ortamının Oluşturulması” konulu konferans, Avrupa Birliği ve Türkiye'den konuyla ilgili kurumların, telekomünikasyon işletmecilerinin ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleşti.
“Türk Telekomünikasyon Sektöründe Rekabetin Gelişmesi – Temel Sorunlar” başlığı altındaki konferansın birinci oturumunda; ‘Türkiye'deki mevcut durum, rekabet ortamının oluşturulması, uluslararası deneyim ve Türkiye için çıkarımlar' başlıklı konularda konuşan Doç.Dr. İzak Atiyas ile, konferanstan bir kaç gün önce keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. 7-8 yıl öncesine kadar Dünya Bankası'nda görev yapan, 1995-1998 yılları arasında Bilkent Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak çalışan Atiyas, o tarihten beri de Sabancı Üniversitesi'nde. Telekomünikasyon sektöründe düzenleme konusunun, daha çok iktisadi tarafının, kendi çalışma alanlarından biri olduğunu söyleyen, Ekonomist İzak Atiyas'a, hiç vakit kaybetmeden sorduğum ilk soru, ülkemizdeki durumu nasıl değerlendirdiği idi. Sektör ile ilgili bu soru, ‘Ne olacak memleketin hali?' sorusu gibi, zor ama çok sık sorulan bir soru olduğundan, kendisi de bu soruyu, ‘en genel sorudan başladık' diyerek anlatmaya başladı. İzak Bey, ülkemizdeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? En temel özetini sanırım şöyle veriyorum; 2004'ün başından beri, daha da geriye gidersek, 4502 sayılı kanunun çıkışından beri, düzenleyici çerçeveye bakarsak, genelde olması gereken hattı giden bir evrim içerisindeyiz. Fakat değişim hızı da fazla hızlı değil. Sektördeki sıkıntı, değişim hızının bu denli yavaş olmasından mı kaynaklanıyor? Bir de bu hızı yavaşlatan etkenler neler sizce? Sektörde esas bir sıkıntı varsa, değişim hızının yavaş olmasından kaynaklanan bir sıkıntı. Değişim hızının yavaş olmasının ise, bence bir kaç nedeni var. Değişim hızını belirleyen en önemli faktörlerden bir tanesi, düzenleyici çerçeve. Düzenleyici çerçevenin oluşmasında da Türkiye geç davranmıştır. Yani Telekomünikasyon Kurumu oluşturulduktan hemen iki yıl sonra, serbestleşmeye geçilecekti ve düzenleyici kurulun bu iki yıl içinde bütün hazırlıklarını tamamlaması zaten çok fazla mümkün olmazdı. Beşeri sermaye açısından çok kısıtlı bir ortamda başladılar. Esas düzenleyici çerçeveyi oluşturacak elemanların yaratılması, yetişmesi zaman aldı. Öyle bir eleman bloğu ile çalışmaya başlayamadılar. Bu kadar karmaşık bir sektörü, yeterince düzenleyebilecek bir birikime sahip olabilmek için, iki yıl hakikaten çok uzun bir süre değil. En önemli nedenlerinden biri bu bence. Zaten kurulur kurulmazda çok büyük sorunlarla karşılaştılar. Onları çözmeye çalıştılar. Ülkemizde doğrudan destek alabilecekleri, akademik bir birikimde yok bu konuda. Akademi ile bağlantıları, fikir akışı sağlayacak şekilde oluşturmak, kolay değil. Ancak, öyle bir birikimde yok zaten, bir İngiltere'yle veya bu değişimi daha başarılı gerçekleştirmiş ülkelerle karşılaştırdığımızda. Dolayısıyla gecikme buradan başlamış durumda. TK'yı eleştirirken de bunu da unutmamak lazım. Bence bazı düzenleyici seçimlerde, şimdi geriye baktığımız zaman, işi daha zorlaştırdı gibi gözüküyor olabilir. Yani lisanslama rejiminin bu kadar ayrıntıda düzenleniyor olması, başta bu kadar zorluk çıkaracağı düşünülmüyordu. Fikrimce, şu anda zorluk çıkartıyor gerçekten, biraz daha esnek bir lisanslama rejimi düzenleyici kurumunda işini daha fazla kolaylaştırabilirdi gibi geliyor. Orda da düzenleyici kurumun şöyle bir endişesi vardı. Serbestleşme sürecini kontrol etmek istediler. Bazı çekinceleri vardı. Serbestleşme çok hızlı ilerlerse; aşırı gelişme olabilir, çok fazla sayıda firma girip, ondan sonra bunların bir kısmı iflas ederse; o zaman bu iyi bir görüntü oluşturmaz, kalitesiz giriş olabilir, tüketiciler istismar edilebilir. Şimdi durup geriye doğru baktığımız zaman, lisanslama rejiminin böyle olması bence bir handikap. Okuduğum elektronik haberleşme yasa tasarısı, Ağustos 2004 sürümüydü sanıyorum. Yetkilendirme rejimi Avrupa'dakine çok daha yakın. Şu andaki mevcut sistemimiz, Avrupa'daki yeni düzenleyici çerçeveye çok uygun değil. Bunların dışında sanıyorum ki, özelleştirme süreci içerisinde olmamız da işleri zorlaştırıyor. Yüksek düzeyde politika oluşturan mercilerin, özelleştirmenin temel hedefinin uzun dönemli üretkenlik artışı, uzun dönemli büyüme olduğunu tam olarak inandıklarına emin değilim. Belki de siyasi gerekçelerden dolayı özelleştirme gelirine de çok önem veriyorlar. Özelleştirme gelirini, sektörün uzun dönemli büyüme hedefinin, verimlilik artışının, ürün çeşitlenmesinin önüne koyduğunuz zaman, serbestleşme kısa dönemde bir dezavantaj olarak bile görülebilir. Bu çok sağlıklı bir bakış açısı değil. Çok bilinen birşey de değil. Özelleştirmenin hedefi gelir elde etmek olmamalıdır, sektörün rekabet içinde uzun dönemde gelişebilmesidir. Eğer bu gerçekten, özelleştirmeden gelir elde etmek kaygısı ile böyle olduysa, bu bence doğru bir politika yönelimi değil. Böyle bir sektörde hedef, özelleştirme gelirini en üst seviyede elde etmek değildir. Böyle bir sektörde özelleştirmenin hedefi, tam tersi, rekabetin önünü açarak, sektörün genel olarak büyümesini hedeflemek olmalıdır. Sektörde genel düşünce, bu tip bir gelir kaygısından dolayı, gelişme hızının yavaş olduğu. Kulaktan kulağa konuşulan da bu. Böyle bir hesaplama yapmadım ama, biri oturup yapsa ve daha tekelci bir yapıda özelleştirilecek, tekel rantları olan bir Türk Telekom'un özelleştirilmesinden elde edilecek gelir ile, daha rekabetçi ve hızlı gelişen, ürün çeşitlenmesi ile gelişen bir sektörden elde edilecek, uzun dönemdeki vergi geliri karşılaştırılsa sonuç ne çıkar? Aradaki fark o kadar büyük olmasa bile, ekonominin uzun dönemli büyümesi açısından o kadar önemli bir sektör ki, kısa dönemli mali gelire odaklamak hiç doğru bir yönelim değil. Eğer tabi, böyle bir yönelim varsa. Sektörün son bir yıldır gidişatı, böyle bir yönelimin olabileceğini gösteriyor bize. Gecikmenin tek nedeni bu mu? Bundan emin olamıyoruz. Bunu derinlemesine bilmek çok mümkün değil. Sektörde şöyle bir eksiklikte var sanıyorum, yasa koyucuların veya politika oluşturucularının sektör hakkındaki uzun dönemli vizyonlarını da çok açık bilmiyoruz. Bu konuda yazılmış ayrıntılı bir metin yok ortada. Referansımız 4502 sayılı kanun sadece. O da bir kanundur. Bir vizyon, bir politika metni değildir. Gecikmenin maliyetleri de yüksek. Bir kere rekabetin gelişmesinin gecikmesinden dolayı bir takım statik refah kayıpları var. Bunu hepimiz biliyoruz. Fakat, kayıplar sadece bununla sınırlı değil. Düzenleyici çerçevenin oluşması ve rekabetin gelişmesi geciktikçe, ‘Düzenleyici Risk' dediğimiz olguda ortaya çıkmaya başlıyor. Yani, herhangi bir yatırımcı, düzenleme çerçevesinin ileride nasıl bir şekil alacağı konusunda daha fazla şüpheye sahip oluyor. Daha fazla şüpheye sahip olması bizzat rekabetin gelişmesini geciktiren, yatırımları geciktiren bir faktör olarak bilinir bütün ülkelerde. AB uyum sürecinin faydalı etkileri olacağı değişim hızına tesir edeceği kesin. Siz nasıl yorumluyorsunuz? Bu konuda biraz şanslıyız gerçekten. AB müktesebatı bizim için bir çapa. Yani biz biliyoruz ki önünde sonunda, Türkiye'nin genel AB yönelimi devam edecekse, telekomünikasyon sektöründe de, genel düzenleyici çerçeve sonunda AB'ye uyum sağlayacaktır. Böyle bir güvenimiz var. Fakat, arada geçen dönem içerisinde ki belirsizlik, gelişmeleri ve yatırımları menfi olara çok ciddi bir biçimde etkiliyor. Yani bu da bir ek kayıptır. Belki politika düzenleyicilerinin göz önünde bulundurmadığı bir kayıp. Ve bu refah kaybının miktarı çok yüksek olabilir gerçekten. Evet, sonunda AB'ye uyum sağlayacağımız biliniyor, ama ne zaman sağlayacağımız çokta fazla bilinmiyor. Bu anlamda, taslak kanun epey şüpheleri giderici bir rol oynayabilirdi, fakat, tam olarak onun ne olduğunu ne durumda olduğunu da çok fazla bilmiyorum. Epeydir etrafta çeşitli taslaklar dolaşıyor. Anladığım kadarı ile benim gördüğüm en son taslak, az öncede bahsettiğim gibi, Ağustos 2004'e ait bir taslaktı. O mesela bu şüpheleri epey giderici bir rol oynayabilirdi. Yine eksikleri var ama mevcut duruma göre daha açık saçık bir çerçeve ortaya koyuyor. Özellikle lisanslama açısından. Ama onunda ne olacağını şu anda bilemiyoruz. Yerleşik operatörümüzün gelişme hızına etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yerleşik işletmecinin, kendi kısa dönem karını koruyacak biçimde, serbestleşme önünde çeşitli engeller çıkartması, sanıyorum bütün ülkelerde görülmüş bir olay. Şu anda yerleşik operatörün yasal açıkları kullanabilmesi söz konusu. Doğru olan bu yasal açıkların olmaması. Yasal açıkların olmaması ise benim fikrimce, tamamen deneyimle ilgili. Çok basit bir örnek vereyim: Yanlış hatırlamıyorsam Türk Telekom'un, Kurum'un veri akışı ile ilgili kararına ilişkin yine bir mahkemeye gitme durumu var. Orada Türk Telekom'un şikayeti, kurumun, sadece tarife onaylayabilme yetkisi olduğu, tarife belirleme yetkisi olmadığı şeklinde. Halbuki, kurum kararında bir tarife belirlemişti. Tarife yönetmeliğine baktığımız zaman, gerçekten de kurumun tarife belirleme yetkisi yok. Fakat, tarife yönetmeliği ortaya çıktığı zaman ve görüş alma safhası geldiği zaman, (Ki, her zaman kurum bunu yapıyor. Herhangi bir yönetmelik veya teklif çıkartmadan önce, sektörün görüşlerini, hatta yalnız sektörün değil kamuoyunun görüşlerini de alıyor.) kimsenin aklına kurumun dikkatini bu eksikliğe çekmek gelmedi. Sadece Kurum bir hata yapmadı orada, bütün sektör hata yaptı. Deneyim derken bundan söz ediyorum. Halbuki 4502'ye baksanız, zannetmiyorum ki 4502 sayılı kanun, kurumun tarife belirleme yetkisi olmadığına işaret etsin. Ama Kurum, fazla müdahaleci görünmemek için belki de onaylama yetkisi şeklinde formüle etmiş tarife yönetmeliğinde. Fakat sonra, bunun eksik olduğu ortaya çıktı. Şimdi ben burada bir kötü niyet olduğunu sanmıyorum. Ama çok ciddi bir eksik olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla, nereye geliyorum; gecikmenin önemli bir nedeni de, belli ki yasal altyapının yeterince dikkatli kurulmamış olması ve işletmecilerin yasal açıklardan yararlanarak serbestleşmeyi veya Kurul kararlarını yasal yollardan geciktirebilmesi. Gecikmenin bir nedeni de bu olarak ortaya çıkıyor. Bütün bunlara rağmen, bu tür örneklerin başka ülkelerde de yaşanmış olmasına rağmen, böyle bir çalışma yapmadım ama, serbestleşmeyle Uzak Mesafe Telefon Hizmetleri (UMTH) konusunda gerçekten rekabetin doğması arasında Türkiye'de geçen zaman, muhtemelen Avrupa ortalamalarının ciddi üzerindedir diye tahmin ediyorum. Avrupa'da da uygulama ülkeden ülkeye çok farklılık gösteriyor. Şimdi komisyon, 8 ya da 9 ülkeye karşı cezai yaptırım uygulamaya hazırlanıyor. Yeni düzenleyici çerçeveyi hayata geçirmediler diye. Ara bağlantı tarifelerine baksanız bile, Avrupa'da ülkeler arasında ne kadar büyük farklılıklar olduğunu görürsünüz. Türkiye'nin en kötü örneğe yakın olması içinde hiçbir neden yok. Tam tersi, Türkiye'nin kötü örneklerden ders alıp, daha hızlı serbestleşebilmiş ülkeleri örnek alabilmesi lazım. Ancak, bunu becerebilmiş değiliz. Özelleşmenin bir sonuca varması, değişim hızımızı nasıl etkiler? Türk Telekom'un özelleştirilmesi başarıyla tamamlanırsa, önemli bir engelin kalkacağına inananlardanım. Bu anlamda biraz aşırı iyimser olabilirim. En azından bu Türk Telekom'un değerini koruma kaygısının, böyle bir kaygı açıkça ifade edilmiyorsa da, var olduğuna herkes inanıyor. En azından bu kaygının ortadan kalkmasının olumlu etkiler yaratacağına inanıyorum. Ben özelleştirmeyi çok zaruri gören insanlardan değildim. Fakat, şu süreci yaşadıktan sonra, hakikaten bir an önce özelleştirilmesinin artık olumlu olacağını düşünüyorum. Bu özelleştirme sürecinin başarılı olmaması halinde bir halka arz olacağı söylenmişti. Onun da mesela çok olumlu sonuçlar vermeyeceğine inanmaya başladım. Çünkü halka arz durumunda, devlet ile Türk Telekom arasındaki bağlantı kopmamış olur. Bu durumda da, Türk Telekom'u bir baba gibi koruma güdüsü devlete hakim olur gibi geliyor. Bu da, sektörün gelişmesinin önünde önemli bir engel teşkil eder. Bu konuda birşey daha söylenebilir. Yine öğrenme sürecinin bir parçası olarak, şu anda benim görebildiğim kadarıyla Türk Telekom ile rakipleri arasındaki rekabetin türü oyun teorisinde, sıfır toplamlı oyun. Sanki birinin kazancı, diğerinin kaybı olmak zorundaymış gibi gözüküyor. Türk Telekom'da sanki biraz öyle bakıyor izlenimi veriyor. Halbuki bu konudaki deneyimlerin gösterdiği, böyle olmak zorunda olmadığı. Rekabetin gelişmesinin en önemli etkilerinden biri, belki de piyasanın gelişmesi olacak. Ürün çeşitliliğinin olması olacak. Dolayısıyla, Türk Telekom'la rakiplerinin çıkarları tabi ki çelişecektir, ama belki de bütünüyle çelişecektir. Şu anki birinin kazancının, diğerinin kaybı olması şeklindeki bakış açısı, belki süreç içerisinde biraz azalır. Özelleşmenin belki de buna katkısı olur. Özellikle deneyimli bir operatör veya rekabete daha olumlu bakabilecek bir operatör gelir ise, bu da bir kazanç olabilir. Ama sektörden bazı insanların bu görüşlerimi fazla iyimser de bulabileceğini düşünüyorum. Okuyucularımıza, son olarak söylemek istedikleriniz? Evet, şu anda sektörde gerilim düzeyi yüksek. Serbestleşme yönünde alınmış kararların belirli bir bölümü henüz hayata geçirilmiş değil. O yüzden bir sıkıntı yaşanıyor gerçekten. Bu kadar çalkantılı bir ortamda, kurumun gerçekten iş yapması gereken bir ortamda, kuruma bir başkan atanmamış olması, siyasi düzeyde de, bu konunun ciddiyetinin yeterince algılanmadığını gösteriyor belki de. Yani, geçmiş başkanın görev süresinin ne zaman biteceği de belliydi, atama hakkında çalışmalar o vakte kadar gayet rahat yapılmış olabilirdi. Eski başkanın görevinden ayrıldığı günün ertesinde atama yapılmış olabilirdi. Şunu söyleyeyim; bu, bir tek telekomünikasyon sektöründe böyle olmadı. Geçmişe bakarsanız, Türkiye'nin 2000-2001'de yaşadığı krizin arkasındaki en önemli nedenlerden biri, gerekli düzenleyici kuruluşlara gerekli atamaların özellikle BBDK'ya, zamanında yapılmamış olmasının büyük bir payı vardır. Benim kanımca. Bu maalesef bizim siyasi çarkımızın özelliklerinden bir tanesi. Orada en iyi atamayı yapacakken, başka hedeflerle, en iyi atamayı yapma hedefi birbirine karışabiliyor. Şimdi biz ne olduğunu bilmiyoruz. Atamalar zaten çok saydam bir süreç ile gerçekleşmiyor. Kimin neden atandığı ile ilgili sorgulayıcı bir sistemimiz yok zaten. Hükümet bu konuda bir gerekçe göstermek zorunda değil. Halbuki bazı ülkelerde, bir açıklama yapılması zorunlu. Bizde de böyle olsaydı, daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bu kadar kritik bir dönemde, kurumun başkanının olmayışı çok büyük bir handikap tabi. Bu da, daha üst düzeyde bir sorumluluk eksikliğini gösteriyor. |