Bora TEKİN


 

Sivrisinek

40 yaş yazısı

Sanırım, bundan 13-14 yıl önceydi. Bir akşam üstü iş dönüşü, o zaman oturduğumuz evin sokağında yürüyorum eve doğru, her zamanki yaptığım gibi. Çocuklar sokakta futbol oynuyorlar. Sonra aralarından birisi bir şut attı topa, top bana doğru geldi. Her Türk erkeğinin yapacağı şekilde topu yakalamak üzere hamle yaptım. Arkamdan bağırdı çocuklar: “Amca, topu atsana”... “Amca!”… Topu çocuklara doğru fırlatırken, ağzımdan gayri-ihtiyari “Sensin ‘Amca'!” nidası çıktı. İlk o an anladım yaşlanmaya başladığımı.

“Yaşlanmak” yaman sözcük. Bazılarının yaptığı gibi “olgunlaşmak” deyince de komik oluyor. Ben “kocamak”ı daha çok seviyorum, hem öz-Türkçe hem de kulağa daha katlanılabilir geliyor.

“40 yaş” is,e bir dönüm noktası sanki. Cahit Sıtkı Tarancı “Yaş otuzbeş, yolun yarısı eder demiş”, yani otuzbeşten sonrası ikinci bir yaşam gibi. Kırkından sonrası ise, pek hayırlı gelmiyor sanki; “kırkından sonra azanı teneşir paklar” gibi... Bundan 10 yıl önce, otuzlu yaşlara başlarken eniştem; “ne yapacaksan 40'ına kadar yap, sonrasına bırakma” demişti. Gerçi, birkaç gün önce de “ne yapacaksan 50'sine kadar yap, sonrasına bırakma” dedi ama bu 40'lı yaşlarda var birşeyler.

Gençken (bu da kötü bir ifade, “yaşlı” olduğunu kabullenmiş oluyorsun) yani 17-18 yaşındayken, 40 yaşındakiler ne kadar da “yaşlı” görünüyordu gözüme. Zaten, benim kuşağımda bir “2000 yılı” saplantısı vardı. 70'lı yılların ikinci yarısında televizyonlarda “Uzay 1999” isimli bir dizi oynuyordu. Komutan John Koenig, Doktor Helena Russell, Alan, Tony ve tabi Maya (ki, kendisi hakkında tek başına bir yazı yazılabilir). Hepimiz 21. yüzyıl başladığında uzay gemileri ile uçacağımıza, uzayda yolculuk yapacağımıza inanmıştık. O kadar uzak geliyordu ki 2000 yılı... Tam 33 yaşında olacaktım. “33 yaş! Neredeyse babam kadar” diye düşündüğümü anımsıyorum... Kırklı yaşlar ise düşünülmeyecek kadar uzaktaydı.

2000 yılı geçti gitti, hala otomobillerle dolaşıyoruz. Gerçi gittikçe daha çok uzay araçlarına benziyorlar ama hala uçamıyorlar. Uzay yolculuğu yalan çıktı, hiç de Jetgiller gibi yaşamıyoruz. Artık daha fazla TV kanalı var ama, daha az televizyon seyrediyorum.

Aynadaki görüntüm değişse de kafamdaki kendi-imgem değişmedi, hala lise yıllarındakine benzer bir resim ile düşünüyorum kendimi. Fiziki değişiklik korkunç tabi: Bundan iki - üç yıl önce bir grup lise arkadaşlarım ile biraraya gelip yemek yedik. Buluşmadan sonra da, yemekte çektiğimiz fotoları katılamayan / gelemeyen diğer arkadaşlara yolladık. Çoğundan “Bilmemkimin yanındaki kel kafalı, top sakallı, şişman adam kim, tanıyamadık” diye e-posta geldi. O derece yani!

Kırk yıl boşu boşuna geçmedi ama, geriye dönüp baktığımda her anından mutluluk duyuyorum. Canımdan çok sevdiğim karım ve bir oğlum var. Sağlıklıyım, mutluyum ve Tanrı'ya bütün bunlar için şükrediyorum.

Eh, artık bu gaz bana bir kırk yıl daha yeter...

İyi ki doğdum!

Bora Tekin

Not: Sevgili okuyucum, çok içedönük bir yazı oldu, kusura bakma. Gelecek ay daha neşeli ve genele açık bir yazı olacak, söz veriyorum.